İbn-i Sina’nın insandan insana bulaşan salgın hastalıklara karşı çözüm önerileri; ‘’Sirke ile temizlik yapın. Ellerinizi, bulaşıklarınızı ve kıyafetlerinizi mutlaka sirke ile yıkayın. Birlikte dolaşmayın. Beş on kişi bir araya gelerek kalabalıklar oluşturmayın. Pazarları terk edin. Paraları bırakın. Toplu halde ibadet etmeyin Salgından korkmayın, hastalıktan sakının, hastalarınızı terk etmeyin. Evinizde oturun ve neşeli olun. Hastalık neşeden kaçar’’ (TÜBA, 2020:6). İbn-i Sina’nın yıllar öncesine dayanan bu tavsiyelerini bugün dahi uygulayarak Kovid-19 isimli virüsten, bir nebze de olsa korunmayı başardık, başarıyoruz. Ancak bu, bedenen bir korunma teşkil etmektedir. İlk olarak Çin Halk Cumhuriyeti’nde ortaya çıkan ve kısa bir sürede tüm dünyanın üzerine bir duman gibi çöken bu virüsün, sosyal, ekonomik, siyasal ve psikolojik etkilerinin yanı sıra, dilimiz üzerinde de kayda değer nitelikte olumsuz etkiler oluşturduğu yadsınamaz bir gerçektir. Dilimizi koruma görevi ise sirkeye değil, bizlere düşmektedir.

Kovid-19 salgını, Türk toplumsal yaşamı üzerinde bazı farklılaşmalara neden olmuştur. ‘’Dilimizin, kimliğimiz ve kültür taşıyıcımız olduğundan yola çıkarak en önemli farklılaşmalardan bir tanesi dil üzerinde cereyan etmiştir. Bazı kanaatlere göre, Türk yazı dillerinin gelişme tarihinde, çok az sayıda kişinin kullanabildiği yazı dilinin, veba salgını yüzünden yok olması hadisesini birkaç kere görüyoruz (Schamiloglu, 2019). Şu hâlde, karşı karşıya olduğumuz salgının, sağlam köklere dayanan ve çok geniş bir coğrafyada konuşulan Türkçeyi yok etme ihtimali olanaksız görünmektedir. Ancak Türkçeyi, fevkalade bir bozulmaya ittiği açıktır. Bu bozulmaya, son bir yıldır, dilimize hâkim olan yabancı kökenli tıp terimleri yol açmıştır.

Batılı anlamda tıp bilimi, 1827 yılında Mekteb-i Tıbbiyye-i Şahane ile ve Fransızca başlamıştır.[2] Türkiye tarihinde kurulan bu ilk tıp fakültesinden günümüze kadar, yabancı kökenli tıp terimleri dilimize girmeye başlamıştır. Nitekim, 2008 yılında yapılan bir araştırmaya göre, Türkiye’de kullanılan tıp terimlerinin yüzde 44,9’ünün Arapça, yüzde 27,7’sinin Farsça, yüzde 19,3’ünün Fransızca, yüzde 4,1’inin Yunanca olduğu bildirilmiştir (Çıkmaz ve Mesut, 2008). 1964 yılında Hacettepe Tıp Fakültesi’nde kurulan, ‘’Tıp Terimlerini Türkçeleştirme Komitesi’’ bu bağlamda önemli bir yer tutmaktadır. ‘’Tuhfe-i Mübârizî’’ ise Türkçe yazılan ilk tıp metni olarak kayıtlara geçmiştir (Doğan, 2017).

Türk dilinin geçmişine bakıldığında, tıbbî terimler açısından zengin bir içerikle karşılaşılır. Türklerin Türkistan’dan getirmiş olduğu tıp anlayışı ile Anadolu ve Orta Doğu’da karşılaşmış oldukları kültürlerden aldıkları tıp anlayışı harmanlanmış ve Eski Anadolu Türkçesi döneminde, Oğuz Türkleri arasında tıp ilmi önemli bir gelişme göstermiştir. Bu sebeple, Eski Anadolu Türkçesiyle yazılmış tıp eserleri gözden geçirildiğinde, Türkçenin, söz konusu dönemde bir tıp dili olarak işlek bir biçimde kullanıldığı görülmektedir (Doğan, 2017). Ancak, ne yazık ki tarihin ezici silindirleri Türkçe kökenli tıp terimlerimizi adeta yok etmiş ve Eski Anadolu Türkçesinin bir devamı olan Türkiye Türkçesine geçmelerini engellemiştir. Türk çağdaşlaşmasının öncülerinden kabul edebileceğimiz II. Mahmut, “Sizlere Fransızca okutmaktan benim muradım, Fransızca lisanı tahsil ettirmek değildir. Ancak fenni tıbbı öğretip, refte refte (adım adım) kendi lisanımıza almaktır.” demiştir. Sultan Mahmut’un, tıbbî terimlerin Türkçeleşmesiyle ilgili bu dilekleri, yaklaşık beş kuşaktır hakkıyla yerine getirilememiştir (Atmaca, 2014). Türk dilinin en önemli eserlerinden olan Dîvânu Lügâti’t-Türk ve Kutadgu Bilig’de de sağlık bilgisi ile ilgili terimler, doğrudan veya dolaylı olarak işlenmiştir.

Günümüzde, tıpta yıllardır yer alan kelimelerin, Kovid-19 salgını ile birlikte dilimizde yer edindiğine şahit oluyoruz. Tıpkı popüler sporlarla birlikte dilimize giren taç (touch), korner (corner), ofsayt (off-side) gibi pandemi, epidemi, filiyasyon, entübe, karantina, pik, pnömoni vs. de modern tıp bilimi ile dilimizde yer eden bazı yabancı kelimelerdir. Bu kelimeleri, Türkçe karşılıkları ile değil, ödünçleme denilen yöntem ile sadece Türkçe ses karşılıklarını kullanarak dilimize almamız endişe vericidir. Agâh Sırrı Levend, batı kaynaklı kelimelerin Türkçeye girmemesi gerektiğini ısrarla savunmuştur;

Türlü yollarla, Batıdan dilimize sızan kelimelere karşı daha titiz davranılmalıdır. Bu titizlik gösterilmediği içindir ki ‘’personel’’, ‘’trafik’’ gibi kelimeler resmî yoldan dilimize yerleşmiştir (Levend, 2010; 483).

Ancak, Kovid-19 salgını ile dilimizde yeni tamlamalar oluşmuş, bu durum dilimizin üretkenliğine ışık tutmuştur; balkon konseri, normalleşme takvimi, sosyal mesafe, temaslı hasta, temassız ödeme, uzaktan eğitim, kontrollü sosyal hayat, sürü bağışıklığı, kısa çalışma ödeneği…

İçinde bulunduğumuz bir yılın en revaçta kelimesi, belki de ‘’pandemi’’dir. Hayati Develi, pandemi kelimesi yerine ‘’genel salgın’’ kelimesini öneriyor. Çünkü pandemi, ülkeler arasında yayılan genel bir salgını karşılamak için kullanılıyor.

Pandemi’den sonra sık sık duyulan bir diğer kelime ise ‘’filiyasyon’’ (<Fr. filiation). ‘’Hastalık kapan kimseleri ya da hastalığın yayılma zincirini takip’’ anlamına gelen bu kelimenin Türkçe karşılığı için Hamza Zülfikar, ‘’alan taraması’’nı önermiştir. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanı Nedret Kılıçeri ise ‘’temas takibi’’ tamlamasının, filiyasyon kelimesini tam olarak karşıladığını bildirmiştir.[3]

Salgın sürecinde, az kullanılsa da mutlaka işitmiş olduğumuz bir diğer kelime ise ‘’yalıtmak’’ fiilidir. Bu kelimeyi Türkçenin tarihî derinliklerinde inceleyelim. Eski Uygur Türkçesinde, ‘’yalın, çıplak’’ anlamında ‘’yalıng/yalang’’ ve ‘’yalnız, tek’’ anlamında ‘’yalnguz’’ kelimesi kullanılmıştır. (Caferoğlu, 2015; 282). Kutadgu Bilig’de ise ‘’yalnız’’ anlamında ‘’yalŋuz’’ (Hacib, 2015; 269) kelimesi geçer. Aynı zamanda Eski Anadolu Türkçesinde de bu kelimeye rast gelmek mümkündür. İstanbul halk ağzında “soymak” anlamında ‘’yalıŋlamak’’ fiili tespit edilmiştir. Cumhuriyet Dönemi’ne gelindiğinde ise ‘’ yal- ‘’ fiil kökünden, ‘’yalıtmak, yalıtkan, yalıtım’’ fiileri türetilmiştir. Bu sözler yaygınlık kazanmış ve ‘’soyutlamak, yalnızlaştırmak, izole etmek’’ anlamlarında kullanılmaktadır (Zülfikar, 2020).

Televizyon ekranlarında sunucu ve yönlendiricilerden sık sık duyduğumuz bir diğer kelime ise ‘’semptom’’ (Fr. Symptome)’dur. Türkçe bir karşılık olarak ‘’belirti, bulgu’’ kelimelerinin kullandığına – nadiren de olsa – rast gelmek bizleri sevindirmektedir.

‘’Enfekte’’ kelimesi ise ‘’enfeksiyon’’ (Fr. İnfection) teriminden doğmuştur. Hastalığın bir başka kişiye bulaşması yani hasta olması anlamında işittiğimiz kelimelerden biridir. Dîvânu Lügâti’t-Türk’te geçen, ‘’kemlen- (<kem+le-n) ‘’ hasta olmak, hastalığa yakalanmak’’ (Işık, 2016; 55) kelimesi, dolaylı bir yolla da olsa enfekte kelimesine bir Türkçe karşılık olarak gösterilebilir.

Hâlihazırda, dilimize yerleşmiş batı kökenli kelimelerin mevcudiyeti saymakla bitmeyecek kadar fazladır. Son zamanlarda ön planda olanlara değinilmiş ve bir farkındalık yaratmak amaçlanmıştır. Sonuç olarak günümüzde, küreselleşen dünyaya ayak uydurmak adına, gerek sosyal bilimlerde gerekse fen bilimlerinde, bir yabancı dil bilmek zorunlu hâle gelmiştir. Ancak bu, yabancı dili Türkçenin yerine koymak ya da ikisini harmanlamaya çalışmak değildir. Bu tür davranışlar milli benliğimizi ve kültürümüzü tehlikeye atmaktadır. Çünkü dili yönlendiren ve biçimlendiren toplumun ta kendisidir. Yabancı kökenli kelimelere enfekte olmaya devam edilirse dilimizin geleceği için duyulan endişe de her geçen gün artacaktır.

kaynak: bilimdili